Escinsel.tr.gg | Eşcinsellik Portalı
  "Bizimki Büyük Bir Aşktı"
 
Geçen yıl evinin önünde öldürülen Ahmet Yıldız, ilk eşcinsel töre cinayeti kurbanı olarak kayıtlara geçmişti. İlk dava görüldü; sanık baba firari, geride ise dünyanın ilgisini bu vakaya çekmeye çalışan bir sevgili var. Köln'de yaşayan İbrahim Can'ın sevdiğini kaybetmiş bir erkek olarak kurduğu içten cümlelerde eşcinsel aşka değil, aşkın kendisine dair çok şey var

'Bizimki büyük bir aşktı' 

15 Temmuz 2008’de İstanbul, Bulgurlu Mahallesi, Bağlar Caddesi’ndeki evinin önünde vurulan, Marmara Üniversitesi Fizik Bölümü öğrencisi Ahmet Yıldız’ın hikâyesini hiç bilmeyebilirdik. Bu olay faili meçhul bir cinayet olarak benzerlerinin yanında yerini alabilirdi; mana verilemeyen bu kanlı, ölümlü hesaplaşma sıradan bir üçüncü sayfa haberi olarak kalabilirdi. Öyle olmadı. Akşam 23.00 sularında sevgilisiyle birlikte yaşadığı evden dondurma almak için çıkan 26 yaşındaki bu adam bir eşcinseldi, o evde onu bekleyen sevgili bir erkekti.
Bu vaka tarihin ilk eşcinsel töre cinayeti olarak kayıtlara geçti. Yıldız bir süre önce ailesine eşcinsel olduğunu itiraf etmiş, aileyle gerilimli bir sürece girilmiş, hatta geride kalan sevgili İbrahim Can’ın ifadesine göre onları savcılığa suç duyurusunda bulunmaya itecek tehditler başlamıştı.
İlk duruşma 8 Eylül’de Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı. Ahmet Yıldız’ın Kuzey Irak’a kaçtığı düşünülen sanık sandalyesindeki babası Yahya Yıldız firari olduğundan, delillerin toplanması için dava aralık ayına ertelendi.
30 yıldır Almanya’da yaşayan İbrahim Can, şu an Köln’de turizm sektöründe çalışıyor. Daha doğrusu dediğine göre çalışmaya gayret ediyor. Beklenmeyen bir şekilde sevdiğini kaybetmiş ve hayatını onun katillerini bulabilmek üzere çark ettirmiş bu erkeğin samimiyetle kurduğu cümleler gerçekten dinlenirse, homofobiden içleri katılmışların fikri, zikri değişir mi? Bu yüzden sevdiği adamın ölüşünü apartmanın penceresinden seyretmek zorunda kalan İbrahim Can’la bilhassa aşktan konuştuk...

Duruşmada yer olmadığı gerekçesiyle sizi içeri almamışlar. Kapının dışında beklerken aklınızdan neler geçiyordu, nasıl bir bekleyişti o?
Duruşmadan önce Adliye’nin girişinde, Almanca ve Türkçe bir basın açıklaması yaptım. Ben mahkemenin başlaması için elimden geleni yaptım. Bunun bir mutluluğu vardı üzerimde ama yorgunluğu da vardı. Mahkeme gecikmeli başladı, önce “Kimse alınmayacak” dendi, sonra iki-üç kişi alındı. Alman Konsolosluğu’ndan bir diplomat, Uluslararası Af Örgütü’nden, Lambda ve Kaos GL’den birileri girebildi. Bu mahkemenin olmasını sağlayan kişi maalesef giremedi. Öncesinde araştırmaları engelleyen Üsküdar Savcılığı girebildi ama...

Şimdi hukuki olarak nasıl bir noktadasınız?
Bir protokol yazıldı; ikinci duruşma 23 Aralık’a ertelendi. Üç sanık var, onların dinlenmesi istedi. Sadece başlamış olması önemli.

Bu olay sonrası günleriniz nasıl geçiyor, işe döndünüz mü?
Her şey değişti. Bir kere iş yapacak gücüm kuvvetim kalmadı. Bütün enerjimi Ahmet Yıldız’ın katillerinin bulunması için harcıyorum.

Bu davanın gündemde kalabilmesi için elinizden geleni yapıyorsunuz, hayatınızı bu işe adamış gibisiniz, çünkü çok net: Sevdiğiniz insanı kaybetmişsiniz. Sadece Türkiye’de değil, küresel homofobinin temelinde iki erkeğin ya da kadının arasında hakiki bir aşk olamayacağına dair inanç var. Tamam bunu önce ahlaki nedenlerle beyin yapıyor, ama aşkın olabilirliğine inansa beyin de başka türlü düşünür mü acaba?
Çok doğru, ama Türkiye’de heteroseksüel ilişkilerde bile aşktan, sevgiden söz edilmiyor ki artık. Birini sevmek sanki tabu... Toplum artık aşka çok yabancı... Hele iki erkek arasında bir aşk olabileceğine hiç ihtimal yok. Hatta buna kıskanç bir şekilde bakılıyor.

Nasıl bir kıskançlık bu?
Kendisi yaşayamadığı bir şey gördüğünde fesatlaşıyor. Ben beyimi sevemiyorum, ben karımı sevemiyorum, kalkıp iki erkek birbirini nasıl sever! Ama işte iki erkek birbirini sevmiş, biri öldürülmüş ve kalan sevgili öldürülen aşkının adaletini arıyor. Her şeyi göze alıyor.

Sizinki büyük bir aşk mıydı?
Büyük bir aşktı. Ben 20 senedir eşcinselim. Son aşkım, en güzel aşkımdı.

Nasıl tanıştınız?
2007 yazında İstanbul’da bir eşcinsel barda tanıştık. Orada kaynaştık, muhabbet ettik. Birlikte yemeğe gittik, giderken yolda birbirimize espriler yaptık. Ahmet Yıldız’ın espri tarzı tipik Türk tarzı değildir; ben Avrupa’da yetiştiğim için bana çok uymuştu. Birbirimize çok alıştık birden. Yanımızda bir arkadaş daha vardı, beni kaldığım otele bıraktı. Ertesi gün tekrar buluştuğumuzda bana bir sürü Türk yazarın kitabını getirdi. Orhan Pamuk’u hiç okumamıştım, bana Orhan Pamuk’u Ahmet Yıldız sevdirdi. Elif Şafak’ın kitaplarını getirmişti. Zaten kendisi okumayı çok severdi, tiyatroya, sinemaya giderdi. Beargi dergisinin sanatsal bölümüne makale olarak yazardı da her ay.

Zaman içinde birbirinizi nasıl değiştirmiş, etkilemiş olabilirsiniz?
Ahmet 10 yaşındayken kendi cinsel kimliğini keşfetmiş bir eşcinseldi ama aşkı yaşamamıştı, Türkiye’nin diğer bireyleri gibi. Bende aşkı gördü, teması gördü, okşamayı gördü. Ben Ahmet’i severdim, öperdim, okşardım, ellerim devamlı temas ederdi. Dilim her an ‘Ben seni seviyorum’ demese bile, vücudum, elim bunu söylerdi. Ahmet de bunu görmekten dolayı mutluydu, o da bana âşıktı, yarım saat elini, vücudunu ellemesem sitem ederdi. Bana ‘Baba’ derdi. ‘Baba, noluyor sevmiyor musun beni’ derdi.

‘Baba’ demesinde biraz tuhaf bir yan yok mu?
Yok, niye? Ben göbekli, bıyıklı, 44 yaşında bir insanım. Ahmet Yıldız 25-26 yaşında. Ben bir heteroseksüel olsaydım, evlenseydim, onun yaşında çocuğum olabilirdi. Olgun erkeklerden hoşlanan erkekler vardır, bu çok normal. İsimlerimiz de vardı ayrıca. Ben ona EG derdim; erkek güzeli... O da bana DG derdi; dünya güzeli... Biz böyle hitap ederdik birbirimize. 

Beargi’ye ailesine eşcinsel oluşunu nasıl itiraf ettiğini çok güzel bir yazıda anlatmış Ahmet Yıldız. Orada bir hayal kırıklığından söz ederken, kendisine takılan lakaplardan birinin de ‘Nedenahmet’ olduğunu söylüyor...
Evet çok meraklı bir insandı. Gerçekleri öğrenmeyi severdi, her konuda sorardı. Sosyal bir insandı, yaşına göre çok efendi, dürüst, cesur, o derece de utangaç bir çocuktu. Bir şey dendiğinde hemen yanakları kızarırdı.

Ailesine dair neler anlatırdı?
Ben çok istesem de ailesini tanımadım. Sadece kız kardeşiyle üç-dört defa buluştuk; modern, hanım, 20 yaşlarında bir bayandı. Ahmet ailesini aşırı derecede severdi. Eşcinsel olduğunun artık ortaya çıkması gerektiğine, ailesinin de bunu ondan duyması gerektiğine inanıyordu ve böyle de yaptı. Onu öyle kabul etmelerini isterdi.

Savcılığa suç duyurusunda bulunmanızı gerektirecek nasıl tehditler alıyordu?
O telefon konuşmasından sonra bütün bağlantılar koptu. Ailesi duygu sömürüsüyle bir şekilde onu geri kazanmak istiyordu. O da olmayınca tehditler başladı, ailede olan her olumsuz şeyden Ahmet Yıldız sorumlu tutulmaya başlandı. Annesi kilo veriyordu, babasının işleri kötü gidiyordu, kız kardeşi kötü not alıyordu, Ahmet Yıldız sorumlu tutuluyordu. Onların gözünde eşcinsellik bir hastalıktı, tedavi olması gerekiyordu, olmazsa da ölmesi gerekiyordu. Ve bunu yaptılar. Neticede Ahmet Yıldız böyle dünyaya gelmiş, bu sonradan edinilen bir kimlik değil. Varsa bir Allah, Allah onu böyle yaratmış.

Sizin ailenize açılmanız nasıl olmuştu?

“Ben böyleyim, asla bir bayanla evlenmeyeceğim” dediğimde annem “Oğlum ben torun isterdim” demişti sadece, bu kadar... Babam 23 sene önce öldü zaten. Ben bir ailenin çocuğunu nasıl öldürebileceğini, namus kavramını anlamıyorum. Şimdi neyi temizlediler, neyi düzelttiler? Ahmet’in varlığındaki o ufak sorun, yokluğunda aslında daha da fazlalaştı. Çünkü aile çocuğunu öldürdü ya da öldürttü ve şimdi bütün dünyaya hesap vermek zorundalar. Ben babasının ağzından duymak istiyorum “Çocuğumu öldürdum çünkü eşcinseldi.” Bir aile çocuğuna nasıl böyle bir kötülük yapabilir? Hangi vicdan buna elverir? Ben sevdiğim insanı kaybettim, bana bu kötülüğü yapma hakkını nereden buldular? 

Siz tehdit aldınız mı?
Hayır. Dikkat etmem gerekiyor; mahkemeyi başlatan, bu konuda dünyayı bilgilendiren, uluslararası kurumları harekete geçiren benim. Daha önce eşcinsel cinayetleri olmuştur ama bu mahkemeye intikal edebilen ilk olay. Daha önce öldürülen bayan ya da erkek eşcinsellerin aileleri hak filan aramamış. Arkadaşlarının zaten yetkisi yok. Eşcinsel evlilik de yok Türkiye’de.

Sizin evlenme planınız var mıydı?
Evet, evlenip Almanya’ya getirecektim Ahmet’i. Fakat üniversiteye gidiyordu, bir de ders verdiği öğrenciler vardı, onları sınavlara sokup öyle Almanya’ya geleceğini söylüyordu.

Aralıkta duruşmaya gelecek misiniz? Bu olayı sıcak tutmak için neler yapacaksınız?
Şu anda dünyanın gözü bu davada. Ben Almanya’da, Avrupa’da birçok röportaj veriyorum. Daha önce örneği olmadığı için Türkiye’de biraz şaşırmış durumdalar. Adilseler, öldüren bir insana nasıl bir ceza verilirse onu vermeleri lazım. Ama bu cezayı verirlerse eşcinselliği kabul etmiş olacaklar, bence bunda zorlanıyorlar. Bence mahkeme çok homofobik. Bir kamu davası ilk günden kamuya kapanabilir mi?

Dava süreci uzayabilir; hayat bu, bu süre içinde başka birine âşık olabilirsiniz. Bu şevkle peşini bırakmamaya devam edecek misiniz?
Bu dava bitene kadar aşk yok benim için. Seks olabilir, olacaktır. Ama dava sonuçlanana kadar üçüncü bir kişeye aşk olamaz çünkü ben Ahmet’i hâlâ seviyorum. Dava bitecek, gönlüm rahata kavuşacak, ondan sonra... Bir kere aşka harcayacak vaktim olamaz. Seveceğim biri olsa bile ona aşk veremem, eziyet olur.

En çok nesini özlüyorsunuz?
Kokusunu özlüyorum, gülüşünü özlüyorum; çok güzel gülerdi. Onun kıllı vücudunu seviyordum, çok güzel bir bedeni vardı, onun göbeğini, ne bileyim, kaşlarını, burnunu, ellerini ellemeyi özlüyorum. “Baba gel seni Kadıköy’e götüreyim, dondurma yiyelim” demesini özlüyorum. Maalesef o gece de dondurma almaya diye çıkmıştı. Şimdi dondurma yiyorum ama Ahmet Yıldız’la yediğim gibi olmuyor.

(Kaynak: Radikal.com.tr)
 
  Bugün 6 ziyaretçi (45 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=